Kese Bahane, Hamam Şahane!
Yazım tarihi: Eylül 30, 2011 Filed under: Urban | Tags: hıstory of baths, Istanbul baths, Roman bath, Time Out Istanbul, Turkish bath Leave a comment »
Film ve müzik editörlüğünü bıraktıktan yıllar sonra Time Out İstanbul dergisinde yeniden bir yazım yayımlandı! Eylül sayısında yer alan “Kese Bahane, Hamam Şahane”de hamamlar hakkında bilmek isteyeceğiniz çoğu şey mevcut: Hamamı kim, ne zaman icat etti? Nasıl ısınır? Neden İstanbul ve Türkiye’de bu kadar yaygın bir hamam kültürü var? Niçin dünyanın geri kalanında Türk hamamı Roma hamamından daha meşhur? İstanbul’daki turistik tarihi hamamların hangisi nasıl?
Pijama/Pajamas/Pā-cāme
Yazım tarihi: Şubat 24, 2011 Filed under: Günün Sözü, Words | Tags: ayak, gündelik yaşam, giysi, kıyafet tarihi, pijama, pijama partisi Leave a comment »Tuhaf tınlayan İngilizce kelimelerden pajamas/pyjamas’ın Farsça kökenine geçen hafta Farsça hocası etimolojisini verince uyandım. Pabuç (pāpūş), pijama, payitaht ve paça… Doğru tahmin ettiniz, pā ya da pāy Farsça ayak demek. İşte ev halini özetleyen, sabahlık ve ropdöşambr’ın küçük kardeşi…
Pā-cāme, Francis Steingass’ın Persian-English Dictionary‘sine (Londra, 1982) göre Farsça’da “پا جامه Trousers, long drawers,” yani pantolon ve uzun çekmece anlamlarını taşıyor. Urduca aracılığıyla Hindistan’da İngilizce’ye geçen “pajamas” ya da zaman içinde bozulmuş hali “pyjamas” Oxford English Dictionary‘ye göre İngilizce’de ilk defa 1801′de “pai jamahs” şeklinde çekmece anlamında kaydedilmiş. Pantalon anlamıyla kullanımına ise ilk kez 1834′te Thomas Medwin’in The angler in Wales; or, Days and nights of sportsmen adlı kitabındaki (cilt I, s. 188) “In a pair of ‘pigammahs’ and a shirt” cümlesinde rastlanmış. OED’nin verdiği kelimenin orijinal anlamı çoğunlukla ipek ya da pamukludan dikilmiş, belde bağlanan, uniseks bol pantolon. Zamanla bildiğimiz -genelde iki parçadan oluşan (ceket ve bol pantolon veya şort takımı) gece kıyafeti- anlamını kazanmış. İngilizce’de istisnai olarak tekil kullanılıyormuş. Fransızca’ya İngilizce’den geçen pijama, “pyjama” yazılışıyla tekil isim olarak kullanılıyor.
Pijama’ya Sir James W. Redhouse’un A Turkish and English Lexicon‘unda (Constantinople, 1890) ne pā-cāme, ne de pāy-cāme yazılışıyla rastlayamayınca Türkçe’ye de İngilizce’den geçmiş olabileceğini düşündüm. Ama Sevan Nişanyan Sözlerin Soyağacı‘nda kelimenin Osmanlı Türkçe’sinde Farsça’daki gibi pāy-cāme şeklinde kullanıldığını yazmış. Nişanyan gece kıyafeti anlamıyla pijamanın Türkçe’de rastladığı ilk kaydı için Ahmet Midhat’ın 1867 tarihli bir romanına referans verdiyse de Ahmet Midhat Efendi’nin ilk romanı Hasan Mellâh yâhud Sır İçinde Esrar 1874′te yayınlandığından belki, 1876′da yayınlanmış olan Paris’de Bir Türk’ü kastetmiş olabilir diye düşündüm. Nişanyan pijamanın Farsça anlamını “pāycāma پاى جامه ayak giysisi, gevşek pantalon, şalvar § Fa pāy پاى ayak + Fa cāma جامه giysi” olarak vermiş. Daha önceki bir tarihte pantolon/şalvar anlamında kullanılan ve Farsça’dan doğrudan alınmış pijama 19. yüzyılda Fransızca’dan Türkçe’ye geri geçmiş olabilir elbet.
Pijama Partisi
Pijama partisi ise OED’ye göre ilk kez 13 Nisan 1910′da The Westminster gazette‘te şu cümle ile görülmüş: “A *pyjama party held a couple of days ago at the residence of Mrs. Edwin Avon, a well-known member of Chicago society.” Bir de “pyjama-and-bottle party” şeklinde her gelen misafirin bir şişe şarap, bir bira, vs. getirdiği alkollü versiyonu var. 5 Ağustos 1928 tarihli The Sunday Dispatch‘te “Mention was made of the splendid work of Mrs. X—— Y—— for her *pyjama-and-bottle party” cümlesinden başka kullanımına rastlanmamış. ABD İngilizcesi’nde pijama partisi yerine yaygın olarak uyku anlamına gelen “slumber”dan türetilmiş “slumber party” kullanılıyor. Bu kullanım da ilk kez, Lester V. Berrey ve Melvin Van den Bark’ın The American thesaurus of slang‘inde (1942–1947) kaydedilmiş, hemen ardından 1949′da yayınlanan Senior Prom adlı yayında görülmüş: “For a girls’ party you might have a brunch, lunch, dinner,‥or slumber party.”
Modern yatak kıyafeti
Pijama’nın Türkçe erken bir kullanımına Nihal Yalaza Taluy’un çevirdiği Mart 1928′te Resimli Ay‘da yayınlanmış “Çamların Gördükleri” adlı ‘Rus hikayesi’n rastladım: “Evvelce süs ve tuvaletine fazlaca itina eden Ket, simdi divanın minderi üstünde pijamasıyla Paris’ten gelen mecmuaları karıştırmakla vakit geçiriyordu.” Gaziantep Halkevi’nin 1939′dan itibaren yayınladığı Başpınar dergisinde Nedime Alp’in yazdığı “Kurban Bayramı’nda Nişanlıya Kurban Göndermek” adlı folklorik yazıda damat tarafının kız evine gönderdiği kurbana karşılık, kız tarafının oğlan evine içinde kayınpeder ve kayınvalideye uygun hediyeler ve damat için gömlek, çorap, mendil, cüzdan ve pijamadan oluşan bir bohça gönderdiğini yazmış. Claude Lévi-Strauss’ın dediği gibi evlilik en önemli hediye alışverişi!
Kaynakça
Nedime Alp, “Kurban Bayramı’nda Nişanlıya Kurban Göndermek” Başpınar, cilt II, sayı 35 (Nisan 1942), s. 8.
Nihal Yalaza Taluy (çev), “Çamların Gördükleri: Bir Rus Hikâyesi” Resimli Ay, Mart 1928.
“pyjamas | pajamas, n.”. OED Online. November 2010. Oxford University Press. http://www.oed.com/viewdictionaryentry/Entry/155351 (erişim 24 Şubat 2011). “slumber, n.”. OED Online. November 2010. Oxford University Press. http://www.oed.com/view/Entry/182271 (erişim 24 Şubat 2011).
Sir James W. Redhouse, A Turkish and English Lexicon, Shewing in English the Significance of the Turkish Terms. Constantinople, 1890.
Francis Joseph Steingass, A comprehensive Persian-English dictionary, including the Arabic words and phrases to be met with in Persian literature, being Johnson and Richardson’s Persian, Arabic, and English dictionary revised, enlarged, and entirely reconstructed by F. Steingass. Londra, Routledge & K. Paul, 1892.
Victoria’s Secret, Cotton Mayfair Pajama. (erişim 24 Şubat 2011).
Mısır Demokrasiye Hazır Galiba
Yazım tarihi: Şubat 8, 2011 Filed under: Olay, Siyaset | Tags: ayaklanma, demokrasi, Mısır, taban, Tahrir Meydanı Leave a comment »Murat Belge’nin çok etkileyici bir şekilde anlattığı bir konu Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren iktidardaki liderlerin nasıl ülkenin ve halkın demokrasiye hazır olmadığını söyleyip, oluşumunu engelledikleri, 1961 Anayasası gibi fazla bol gelen anayasaları daralttıkları… Geçen hafta Taraf‘taki “Seçmeyi öğrenmek” adlı yazısında da Türkiye’nin Demokrasiyle İmtihanı’nın erken dönemi hakkında yazmıştı. Bu hazır olma, olmama ve demokratikleşmenin fazla gelmesi gibi konuların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Demokrasi, bir rejim olarak içinde barındırdığı tüm sınırlar ve açmazlara rağmen, eşit yurttaşlık hakları, düşünce özgürlüğü, ve toplumsal hareketliliğin olmazsa olmazı.

Artık Kahire'ye turist gidince "demokrasi için günlerce eylemler yapılan meşhur Tahrir Meydanı'ndaki fotorafım" temalı turistik pozlar vereceğiz...
Türkiye’de halkın ve ülkenin demokrasiye hazır olmadığını söyleyegelen siyasetçiler için Mısır’da olanlar bir ibret dersi, toplum için de hazırlık neymiş anlamak için iyi bir örnek. Konfor çemberinden çıkmadan, rahatı kaçmadan tüm hakları elde etme beklentisi halkın geneline yayılmış bir atalete işaret ediyor. 1980 darbesi öncesindeki öğrenci hareketlerinin bugün Mısır’da yaşananlarla karşılaştırılamayacağını düşünüyorum. Ama tabi 1980 darbesinin hemen sonrasında doğmuş birisi olarak, 1980 öncesinde yaşananları kısmen okuduğum ve çoğunlukla anekdotlar şeklinde dinlediğim için burada karikatürize etmeyeceğim. İnsanların işinibilirliği iyi bir şey ama Mısır’daki eylemleri aşırı yüceltmekten beni geri tutuyor; halkların tarihlerinin devletler, krallar, hanedanlar ve imparatorluklarınkinden çok daha uzun oluşu da ümit veriyor. Bu kalabalıktan ekmeğine yağ süreceği beklenen Müslüman Kardeşler’in meşrulaşıp iktidara gelmesi on beş gündür Tahrir Meydanı’nda atılan demokrasi ve halkın sesinin işitilmesi çığlıklarının yine bastılırmasıyla sonuçlanabilir. Tabi bir çok protestocu bu meydana Müslüman Kardeşler’i iktidara taşımak için değil, kendi eşit yurttaşlık hakları ve ifade özgürlükleri için gidiyor. Bu yüzden bir grubun tüm protestocuları kendi siyasal sermayesi olarak kullanması üzücü olur. Ama Müslüman Kardeşler bunu becerseler bile, böyle bir eylemin ülkenin siyasal kültüründe bir kırılma noktası olduğunu da görecekler. Zaten bir çok eylemci hem Müslüman Kardeşleri, hem de onların yandaşı olarak gösterilmeyi reddediyor ve eleştiriyorlar. Nick Kristof’un Mısır’daki demokratikleşmenin kökten dinciliğe dönüşeceği korkularını bertaraf eden yazısını hararetle tavsiye ederim.

7 Şubat: Devlet memurları barikatları aşıp işlerine gitmeye başlamış, Mübarek'in maaşlara zam yapacağı konuşuluyor. (Emilio Morenatti/Associated Press)
İnternetin bir devrim olmanın ötesinde bir devrimci de mi? Bu Tunus’tan Mısır’a sıçrayan eylemler bağlamında büyük bir tartışma konusu oldu. Bu tartışmaya katılmadan halkların ellerine geçen her tür aleti kendi çıkarları için kullanmaktan geri kalmadıklarının altını çizmek gerek. Gerçi Tahrir Meydanı‘ndaki protestolarla ilgili bu kadar etkileyici olan şey yüzbinlerce insanın her gün hakları için yılmadan usanmadan, kendi güvenliklerini tehlikeye atarak sürdürdükleri ayaklanma. Bu mücadeleyi gösterme cesareti ve dirayeti, kullanılan araçların teknolojik ve sosyal networking’liğinden daha öncemli bence. İşte burada tembelliğin zıddı bir durum var işin “taban” kısmında. (Taban’la ayaklanma kelimelerinin ilişkisine başka bir gün bakalım.) Burada da Murat Belge’nin Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten elitlerin halkın demokrasiye hazır olmadığını söyleyedurmasını eleştirmesiyle ilgili bir nokta var. Neden Türkiye’deki halk Mısır’daki gibi “tamam yeter, biz demokrasiye hazırız,” dememiş kuruluştan beri?
İnternet tartışmasına dönmek gerekirse, hâlâ google altyapılı blog’lara (mesela waysofseeing) tünele giremeden girilemeyen; youtube’a, blogspot’a erişimi bir gün olup, bir gün olmayan bir ülkede yaşıyoruz. Eğer “hadi ayaklandık” desek de, bizim bu sitelere erişimimiz zaten olmayabileceğinden, Mübarek’in interneti kesmesinden daha büyük bir karartma ve kesinti yaşayacağımızı düşünüyorum. Ve bu kesintiyi illâ mübarek dinciler değil, üniformalı amcalar da yapabilir! Yâni, elitlerin yurttaşları demokrasiye hazır görmesiyle, yurttaşların konfor ve rahat ataletini kırarak demokrasinin peşine düşmesi arasında bir denge gerekiyor.

Tahrir Meydanı'nda eylemler başlar başlamaz Nick Kristof ilk uçakla olay yerine ulaştı. İki kadının Mübarek yandaşlarına karşı koyuşunun bir resmini çekmiş. http://www.nytimes.com/2011/02/03/opinion/03kristof.html?hp
Diğer taraftan interneti şu açıdan da aşağılamamak lazım, tüm dünya (özellikle ABD) Kahire’nin Tahrir Meydanı’na doldurup taşan protestocuları on beş gündür internetten izliyor. Bu konuda tweet’liyor, facebook’ta like ediyor, blog’unda yazı yazıyor. Sanırım tüm dünyadan insanlar kendi köşe başlarında olmasa da, hayatlarının dikdörtgen çerçevelerinde, televizyonda ve internette, insanı böylesine heyecanlandıran, tüylerini diken diken eden, haksızlık karşısında öfkeyle yakan ve duygusallaştıran bir olayı büyük bir özlemle bekliyorlarmış. İşçi sınıfı hareketinin heyecanını ve ateşini yitirdiği bir dünyada, merkezinde halk ayaklanması olan böyle bir eylem, düzenin karşısında duyulan çaresizlikle karışık yabancılaşma ve yalnızlık hislerini biraz dindirdi sanki. Dahası Mısırlılar da bu eylemlerde kaybettikleri meydandaşlarının hatıralarını internette yaşatıyorlar, bkz. Egypt Remembers/مصر تتذكر
Günün Kelimesi: Tabanca
Yazım tarihi: Şubat 7, 2011 Filed under: Günün Sözcüğü, Words | Tags: beden dili, Osmanlı tokadı, revolver, silahlar, tabanca, tokat Leave a comment »Tabanca kelimesi bugün ilk aklımıza gelen pistol ya da küçük el silahı anlamından önce el ayası ve tokat anlamları taşıyordu. (Sanırım tüm) diğer vücut organlarımızın adları gibi taban+ce/çe = tabance/tabançe de atalarımızın Orta Asya’dan getirdiği kelimelerden biri. Tabanca bugünkü yivli el silahı ya da pistol anlamını ancak 19. yüzyılda kazanmış.

New Model No. 3 Single-Action Revolver, 1888–89. İyi bir tasarımın üzerine Tiffany & Co'nin süslemeleriyle, bırakın mücevheri vitrayı, soğuk bir tabanca bile bu kadar göz alıcı ve güzel olabiliyor. The Metropolitan Museum of Art (Gift of The Gerald Klaz Trust, 2007 (2007.477))
Yivli ve yivsiz silahlar üzerine araştırmalarım sürdükçe tabancaya daha önce ne deniyordu sorusunun da cevabını bulacağımı umuyorum. “Osmanlı tokadı” deyimi ne zaman ortaya çıktı kestiremiyorum, ama Selaniki’nin anlattığı saray mutfağında tavuk ayıklayan meslektaşına tokat tabanca atan şarhoş aşçı kıssasından anladığım Osmanlı tabancası atan yiğitlerin varlığı. Ne zaman tokat pistole dönüştü? Çok yakında automatic turk‘te!
Kıssa-yı Garibe: Öldürülüp Dirilip Öldürülen Aşçı
Yazım tarihi: Şubat 6, 2011 Filed under: Events, Olay, Saray | Tags: asılarak idam, aşçı, hukuk, idam cezası, matbah-ı amire, zehir 1 Comment »Osmanlı İmparatorluğu’nda ve diğer Müslüman toplumlarda hicri takvim 1000 (miladi 1592) senesine geldiğinde dünyanın sonunun geleceği korkusu popülerlik kazanmıştı. Yani 2012′de biten Maya takvimi sendromu yeni bir korku değil. Dünyanın sonu gelmedi ve felakat tellalları hayalkırıklığı yaşadılar ama tuhaf olaylar olmuyor değildi…
Hicri 1000 senesinin Zilkaade ayının sonunda (Eylül 1592′de) Topkapı Sarayı’ndaki Matbah-ı Âmire’de sarhoş bir aşçı bir başka aşçıya birkaç tokat (tabanca) atınca, tavuk ayıklamakla meşgul olan bu diğer aşçı [sinirlenip] eline bir bıçak alıp kendisini tokatlayan sarhoş aşçıya sapladı. Allah’tan gelen ecel, adam hemen oracıkta öldü. Suç öldürenin oldu, dünyanın sığındığı padişah hazretleri [III. Murad] siyaset (idam) cezası emretti. Ertesi gün aşçı asılarak idam edildi. Asıldığı yerde aşçı yoldaşları “Emir yerine geldi” diyerek asıldığı ipi kesti. Yere düştüğünde üstüne eski bir hasır serdiler, hemen cesedini kaldırıp, defnetmek için Ahırkapı’dan Üsküdar’a geçirmeğe yola çıkmak isterken, adamda tekrar hayat görüldü. İdam cezasından sonra dirildiği için kayıkçı karşıya geçirmeye cesaret edemeyince bu olay duyuldu. Mutfak halkı bu hikayeyi duyunca “dertlinin suçu yoktu, Allah-ı teala hayat verdi, müjde!” demeye başladılar. Ertesi gün tekrar Divan-ı Âli’ye getirildi. Divan’da [önceki gün] asılırken boynundaki urganın düğümünün yerini bulmadığı, hile yaparak kastına ulaşmış olduğu belli oldu. Bunun üzerine kısas esasına göre boynu kesilerek idam edildi. (Selânikî Mustafa Efendi, Tarih-i Selânikî, Mehmet İpşirli yayını, I. cilt, ss. 283-284.)
Hikayenin ilk kısmı Uriel Heyd’in Studies in Old Ottoman Criminal Law (Oxford: Oxford University Press, 1973) kitabında sayfa 178′de bahsettiği Osmanlı hukukunda yanlışlıkla işlenen suçlarla taamüden ve kasten işlenen suçlar arasında ayrım yapılmayışı ve hafifletici şartlar kavramının da bulunmayışına örnek gösterilebilir. Diğer taraftan, ölüme hile yapan aşçı yine idam ediliyor. Gerçi Selaniki’nin anlatımından Allah’ın dirilttiğini padişahın da afv etmesi beklentisi olduğu çıkarılabilir. Suç ortakları var mıydı, aranıp bulundular mı? Selânikî Mustafa Efendi hiç mi merak etmedin?
Maalesef bu durumun olası bir ceza hukuku ya da tıbbi açıklamasını bulamadım. 2009 yapımı Robert Downey Jr.’lı Sherlock Holmes‘un son sahneside ünlü dedektif, Lord Blackwood’un asıldıktan sonra Karadeniz’den gelen deli bal sayesinde kısa süreli bir felç geçirdiği için doktor Watson’ın nabzını bulamayıp onu ‘ex’ ilan ettiğini açıklıyordu. Peki saray aşçıları bu numarayı nasıl yaptılar? Deli bal kullanmış olabilirler, ne de olsa mutfakta deli bal bulunabilir. Diğer taraftan saray aşçısı olduklarından zehirlemeler konusunda epey bilgi sahibi olmalılar. Zehir demişken, deli bal ve zehirli ok gibi taktikleri orduları yok etmek için kullanan ve ‘Poison King’ lakabını alan Mithradates hakkında Adrienne Mayor’un geçen kış yayınlanan kitabına bakınız: The Poison King: The Life and Legend of Mithradates, Rome’s Deadliest Enemy. Bu arada karşılaştığım George Orwell’in ‘A Hanging‘ adlı muhteşem yazısını da tavsiye ederim!
Selânikî’nin kaleminden, sadeleştirmeden:
Kıssa-i garībedür
İşbu şehru’llāhi’l-harāmda Matbah-ı Āmire’de bir aşçı mestāne bir aşçı yoldaşına birkaç tabanca urub, elinde tavuk ayırtlarken bıçak alub, tabanca urana saplayub, kazā-i rabbānī ile herīf sesmeyüb [sic.] derhal helāk olmak ile suç öldürenün olub, pādişāh-ı ālem-penāh hazretleri siyāset emr idüb, irtesi salb olundı. Ve salb olundığı mahalde aşçı yoldaşlar “Emr yerine geldi” diyüp, birisi ipin çalub inüb yere düştüği gibi üstüne bir eski hasır örtüb, fi’l-hāl cesedin kaldırub defn itmek içün Ahur-kapusı’ndan Üsküdar’a geçürmeğe ʿazīmet eyleyüb kayığa koyub, gitmek isterken bu herīfde hayāt zāhir olur. Siyāsetden gelüb dirilmeğin kayıkcı öte yakaya geçürmeğe cür’et idemeyüb ve bu kıssa şāyiʿ olub, matbah halkı duyub, “Hay derdmendün suçı yoğıdi, Allāh taʿālā hayāt virdi, muştuluk” dimeğe başlarlar ve irtesi tekrār Dīvān’a getürürler meğer hakīkaten ipün ilmeği yerin bulmayub, hīle ile kasda mukarin olduğı bellü olmağın kısās olunub boynı uruldı. Fī evāhir-i zilkaʿde, sene-i mezbur [1000].
Selânikî Mustafa Efendi, Tarih-i Selânikî, Mehmet İpşirli yayını, I. cilt, ss. 283-284.
Ünlü Hayvanlar: 1515′te Lizbon’a Gelen Hint Gergedanı
Yazım tarihi: Şubat 6, 2011 Filed under: Animals, Hayvanat | Tags: Albrecht Dürer, Baharat ticareti, British Museum, fil Hanno, Gergedan, Hayvanat, I. Emanuel, menagerie, X. Leo Leave a comment »Avrupa’daki prens, kral ve papaların (canlı) vahşi ve egzotik hayvanat koleksiyonlarına menagerie deniliyordu. 1480’ler başlayan Keşifler Çağı’yla yeniden ve Yeni Dünya sayesinde gerçekten globalleşen dünyada bu koleksiyonlar Roma İmparatorluğu’ndan beri görülmeyen boyutlar kazandı. Üstelik matbaanın da etkisiyle büyük kitlelerin haberdar olduğu bir çok hayvan Avrupa’nın farklı kentlerinden tüm kıtaya ün saldı. Buna rönesans sonrası ilerleyen bilimsel düşünce ve (antik eserlerden doğa tarihine) koleksiyonculuk merakı da eklenince, ilginç hayvanlar acayip, garayip, tuhaf ve muhteşem yaratıklar olarak sergilendiler. Güç ve iktidarın yanı sıra geniş bir kamuoyunun ilgisini çeken eğlence konusu oldular.

Gergedan'ın Avrupa'da izleyiciyle buluşması Temmuz 1515'te Roma'da Giovanni Giacomo'nun şiiriyle basılan bu çizimle oldu
Portekiz krallarının 1200’lerdeki Dom Diniz zamanından beri vahşi hayvan koleksiyonları vardı. 1515′teki gerdegan’ın bu uzun yolculuğunun ardında kolonileşme ve baharat ticareti yatıyordu. Papa X. Leo (1475–1521) 1494’teki Portekiz’in Brezilya’yı kolonileştirmesine izin veren Tordesillas Anlaşması’nı yaptı, bu sayede Portekiz ciddi bir rekabet içinde olduğu İspanya karşısında Amerika kıtasında varlık gösterebiliyordu. Ancak Portekiz kralı Dom I. Emanuel (1469–1521), İspanya’nın kolonilerinin bir kısmına da göz dikmişti ve aralarındakı sınırı daha da batıya çekmek istiyordu. Emanuel’in Ribeira, Lizbon’daki kendi menagerie’sinde ceylanlar, antelop, arslanlar, eğitilmiş bir çita vardı; Estãos’daki saray menagerie’sinde ise bir fil sürüsü ve başka iri hayvanlar bulunmaktaydı. Papayla arasını daha da iyileştirmek isteyen Emanuel, ona Asya ve Afrikadan tuhaf hayvanlar gönderiyordu. Hayvanları seçerken papanın menagerie’sinde olmayanları bulmaya özen gösteren kral, 1514’te Roma İmparatorluğu’nun şanlı günlerinden beri Avrupa’ya gelen ilk fil olan Hanno’yu X. Leo’ya hediye etti. Papa fil Hanno’ya çok değer verdiği için Emanuel ona daha da değerli bir hediye vermek istedi.

Dürer'in gravüründeki metin Pliny the Elder'ın fil-gergedan düşmanlığından bahsediyor. Yeni gelen bu acayip yaratığı klasik bir kaynakla destekleyen Dürer, gergedan gravürüne bakanlara klasik kaynaklardaki bilgilerin gerçekliğinin bir kanıtını da sunmuş oluyordu.
Portekizli tüccarlar Vasco de Gama’nın bulduğu deniz yolundan Hindistan’a ticari seferler düzenliyor ve koloni kurmaya çabalıyorlardı. 1514′ün başında Portekiz’in Hindistan kolonisinin valisi Afonso de Albuquerque, Cambay (bugünü Gujarat) hakimi Sultan II. Muzzaffer’e, Portekizlilerin Diu adasında bir hisar inşaasına izin vermesi için bir elçi gönderdi. Elçi sultanla bir anlaşmaya varmayı başaramadı. Ama Sultan Muzaffer Champanel’deki menagerie’sinde bulunan bu ünlü gergedanı Portekiz valisine hediye olarak gönderdi. Albuquerque ise gergedanı Kral Emanuel’e gönderildi. 120 gün süren yolculuğa Osem adlı Hintli bakıcısıyla çıkan gergedan bu sırada pirinçle beslendi. Yolda Mozambik’te, Atlantik’teki St Helena adasında ve Azores adalarında mola veren tutsak gergedan 20 Mayıs 1515′te Lizbon limanına indi. Halk ve aristokratlar arasında büyük bir merak ve ilgiyle gergedanın karaya inişini izledi, ne de olsa bin yıldır (Roma devrinden beri) Avrupa’da görülen ilk gergadandı. Ancak gergedanın İtalya’da heyecanla beklenen gelişi gerçekleşemedi. Gergedanı taşıyan gemi 1516′da İtalya açıklarında bir fırtına yüzünden batınca geminin yükü de öldü. Avrupa’ya ayak basan bir sonraki canlı gergedan 1579’da Madrid’e geldi.

1 ila 2 ton ağırlığındaki Hint gergedanını 16. yüzyılda Hindistan'dan Lizbon'a taşımak Portekizlilerin denizcilik başarısının da bir göstergesi
Bu dönemde Lizbon’da bir çok sanatçının bu meşhur gergedanı çizdiği biliniyor. Ancak 1515 gergedanının önemi şu an British Museum’da bulunan Albrecht Dürer’in meşhur zırhlı gergedan çizimi. Dürer’in bu çizimden yaptığı meşhur gravür çok popüler bir bestseller. Dürer gergedanı kendi görmediği ve sadece bir skeç ve betimleme yardımıyla çizdiği için gerçekçilikte kusur ettiği görülüyor. Sanat tarihi açısından da önem taşıyan bir sonraki gergedan ise 1749′da Londra’ya varan ve George Stubbs’ın portresini çizdiği Gergedan Clara.
1930′lara kadar Dürer’in meşhur gravürü Alman ders kitaplarında Hint gergedanının aslına uygun bir tasviriymişçesine yer aldı. Ayrıca Almanca’da Hint gergedanı hala “zırhlı gergedan” anlamına gelen ‘panzernashorn’ adıyla anılmakta. Enis Batur’un 1987-1988′de yayınladığı Gergedan Yeryüzü Kültür Dergisi ve derginin kapanmasından sonra başlattığı Argos dergisinin ilavesi olarak yayınlanan Gergadannâme bu büyük, az seks yapan ve çok su içen, fil düşmanı hayvanın Türkiye’de kültür sanata sokuluşunun önemli örnekleri.

Sanat tarihindeki en meşhur hayvan olduğu düşünülen Dürer'in gergedanı Salvador Dalí'nin Rinoceronte vestido con puntillas (Dantelalı Gergedan) adlı heykeline (1956) ilham vermiş. Heykel 2004'ten beri İspanya'da Puerto Banús, Marbella'da sergileniyor.
Kaynakça
Vernon Kisling (ed.), Zoo and Aquarium History: Ancient Animal Collections to Zoological Gardens (London: CRC, 2000).
Gustave Loisel, Histoire des ménageries de l’antiquité à nos jours (Paris: Octave Doin et Fils and Henri Laurens, 1912).
T. H. Clarke, The Rhinoceros from Dürer to Stubbs, 1515–1799 (London: Sotheby, 1986).
L. C. Rookmaaker, Bibliography of the Rhinoceros: An Analysis of the Literature on the Recent Rhinoceroses in Culture, History and Biology (Rotterdam: A. A. Balkema, 1983).
L. C. Rookmaaker, The rhinoceros in captivity: a list of 2439 rhinoceroses kept from Roman times to 1994 (The Hague: SPB, 1998).
Silvio Bedini, The Pope’s Elephant (Nashville: J. S. Sanders, 1998).
Rhino Resource Center, http://www.rhinoresourcecenter.com/
Neil MacGregor, A History of the World in 100 Objects (London: Allen Lane, 2010)
Yeni Seri: Ünlü Hayvanlar / Hayvanat-ı Meşhure
Yazım tarihi: Şubat 4, 2011 Filed under: Animals, Hayvanat | Tags: arslan, Büyük Saray Mozaikleri, Bizans, fil, Hayvanat, kaplan, köpek, leopar, maymun, tavşan, yılan Leave a comment »En azından Antikçağ’dan beri hükümdarlar güçlerinin bir sembolü olarak olarak uzaklardan getirdikleri vahşi ve egzotik hayvanları bir araya toplamış, av bahçelerinde bakmış ve avlamış, savaşlara götürmüş, ve saraylarında sergilemişler. Automatic Turk‘te de meşhur hayvanlar, hayvan koleksiyonları, betimlemeleri üzerine yeni bir seriye başlıyorum.
Avrupa, Osmanlı, İran kitap resimlerinden Roma-Bizans minyatürlerine, Fatih’in Arslanhane’sinden erken modern dönem menagerie’leriyle hayvanlar alemine gireceğiz.
Açılışı İstanbul’daki önemli ama gözden kaçan bir Bizans hayvanat koleksiyonuyla yapıyoruz: Sultanahmet’teki kenarda kalmış tarih ve kültür mirasımızdan, Aralık ayında yeniden gidip tekrar hayran kaldığım, M.S. 450–550 yıllarında tarihlenen Bizans Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’yle yapıyoruz.
Not: Aslında bu fotoğrafları bir arkadaşımın fotoğraf makinasıyla ben de çekmiştim ama maalesef fotoğraflarımı alamadığımdan Brian McMorrow’un sitesinden fotoğraflara bakıyoruz.
Memleketimden Heykel Manzaraları
Yazım tarihi: Şubat 3, 2011 Filed under: Uncategorized Leave a comment »Bugün Ivo Furman sayesinde haberdar olduğum bu Spektaküler Şehir Heykelleri Koleksiyonunu paylaşmadan edemedim. Blog’un belli bir konuya odaklanmışlığı, resim altlarının komik dili ve bloga girmiş heykellerin Türk insanının heykel yapamadığı, dolayısıyla denememesi gerektiği tezimi doğrular halleri çok hoşuma gitti. Time Out Istanbul’a Aşiyan’daki Orhan Veli heykeli ile ilgili yazdığım bir yazıyı bulursam ekleyeceğim… Spektaküler Şehir Heykelleri’nde bir çok favorim var, mesela korku imgesi olarak Malatya Kayısısı! Burada plop artın Türkiye’den en güzide örnekleri var, kimisi trafik adası sanatı, kimisi lider kültü kültürü. İleride Suriye gibi komşulardan da hem soviet dönemi Hafız Esad, hem de güncel lider kültü eserleri ile geliştirilebilir… Maçka’daki cücelmiş şairler parkı heykellerini (Serkan Özkaya’nın işiyle de konabilir), ayrıca Abbasağa Parkı’ndaki belden çekmiş büyük adamlar heykellerini de bu blogda görmek istiyorum.
Yaz yağmuru gelmeyince
Yazım tarihi: Haziran 29, 2010 Filed under: Olgu Leave a comment »
Alimler ve şeyhler Sultan Mehmed [Fatih] Camii’nde yağmur duasına çıkmış: “Bârân-ı rahmet-i bî-hisâb-ı Rahîm ü Rahmân dilediler… Velakin rûy-i zemîne dökilen göz yaşları âsumândan bir katre-i bârârnı cezb idemedi. Zulâm-ı musîbet kulûb-ı usâtı katı çirkin eylemişdi. Allâhümme Yâ hâdi’l-mudillîn.” Yani “Rahman ve Rahim [olan Allah'ın] emriyle Rahmet yağmuru dilediler… Ama yeryüzüne dökülen gözyaşları gökyüzünden bir zerra yağmur cezbedemedi. Musibet zulmü asilerin kalplerini çirkinleştirmişti. Allah yoldan çıkaranlara hidayet versin.” Başka zamanlarda.
Bkz. Selânikî Mustafa Efendi, Tarih-i Selânikî, Mehmet İpşirli yayını, II. cilt, s. 600.
Aç karna çok soğuk su içme, ölebilirsin!
Yazım tarihi: Haziran 28, 2010 Filed under: Olgu Leave a comment »Şehzade Müderrisi Kınalızade Fehmi Çelebi Neden Öldü?
Selânikî Mustafa Efendi’nin aktardığına göre Fehmi Çelebi’nin “terk-i dünyâ-yı fânî” edişine sebep olan bir yaz akşamı bolca içtiği soğuk suydu:
Ve evâhir-i ramazanda Şehzade Sultan Mehmed Müderrisi fehm ü zekâ ve fazîlet ile maʿrûf Kınalu-zade Fehmi Çelebi kadr gicesi iftarda hararet-i fuʿad ile ziyade soğuk su içüp, irtesi gün dahi defʿ-i ateş idemeyüp, az zemanda işbu dâr-ı mihnetden sarây-ı sürûra intikâl eyledi, rahmetu’llâhi ʿaleyh.
Sadeleştirilmiş haliyle:
Ramazan ayının sonunda Şehzade Sultan Mehmed [Medresesi] hocalarından anlayışı, zekası ve fazileti ile tanınan Fehmi Çelebi, kadir gecesi iftarda gönlü yandığından fazlasıyla soğuk su içip ertesi gün de ateşi düşmediğinden genç yaşında bu mihnet kapısından neşe sarayına intikal etti. Allah rahmet eylesin.
Bkz. Selânikî Mustafa Efendi, Tarih-i Selânikî, Mehmet İpşirli yayını, II. cilt, s. 600.





















